|
27-05-2006 Sosyal güvenlik vetosu haklı! SEÇTİKLERİMİZ Prof. Dr. Ali GÜZEL'in sosyal güvenlik yasalarının Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmesi konusunda Radikal Gazetesinde yayınlanan yazısı: "Sayın Cumhurbaşkanı'nın vetosu, bir yandan, siyasi iktidara reformun dayandığı yanılgıları anımsatmış, öbür yandan da, tarihe altın harflerle yazılacak bir not düşmüştür." SOSYAL GÜVENLİK VETOSO HAKLIProf. Dr. Ali GÜZEL Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Radikal Gazetesi 19/05/2006 Önce hep birlikte, Dünya Bankası'nın, yıllık 'Dünya Kalkınma Göstergeleri' raporunun Türkiye ile ilgili bölümünü bir kez daha okuyalım: "...Toplam dış borçlar da rakamsal olarak 2003'te 145 milyar 662 milyon, 2004'te 161 milyar 595 milyon ve 2005'te 170 milyar 62 milyon dolar olurken, bunun GSYİH'ye oranı sırasıyla yüzde 61.1'den, önce 53.6'ya ardından 46.9'a düştü. Ekonomideki büyüme istihdama yansımamaktadır. 2005 sonunda yüzde 10.3 olan işsizlik oranı 2002 sonundaki yüzde 10.6'lık orana -siz gerçek rakamı yüzde 20 olarak kabul edin lütfen!- yakın seyrediyor. Bu arada yoksulluk oranları da artıyor. Türkiye'de günde bir doların altında gelirle geçinmeye çalışan nüfusun genel nüfusa oranı 2002'de yüzde 2'nin altındayken 2003'te yüzde 3.4'e, günde iki doların altında gelirle geçinmeye çalışan nüfusun genel nüfusa oranı da yine aynı yıllar için yüzde 10.3'ten yüzde 18.7'ye çıktı... Aynı dönemlerde gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçen Gini Endeksi'nin de 40'tan 43.6'ya yükselmiş olması gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığını gösteriyor..." Bu kara tablo yine Dünya Bankası'nın desteklediği ve IMF tarafında 'yapısal uyum programları' kapsamında Türkiye'ye empoze edilen neoliberal odaklı ekonomi politikalarının, halktan büyük özveriler istenerek uygulandığı yılların bir ürünü değil midir? Bu tablonun şaşılacak bir yönü de bulunmamaktadır; çünkü, bilimsel araştırmalar, IMF reçetelerinin uygulandığı tüm ülkelerde; sosyal çöküş, yoksulluk, işsizlik olgularının en acımasız biçimde yaşandığını ortaya koymuştur. Bu nedenle, IMF'ye borçlu ülkelerin çoğu borçlarını ödeyerek, bu sosyal çöküşün daha da derinleşmesine engel olma çabası içine girmişlerdir. Oysa, ülkemizde siyasi iktidar, İMF reçetelerine sıkı sıkıya sarılmış, toplumsal çöküntüyü daha da derinleştirme çabasını inatla sürdürmektedir. Bunun son örneğini ise sosyal güvenlik reformu oluşturmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı, daha önce kabul edilen, 'Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu' gibi, '5489 Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun önemli maddelerini de veto ederek, bir yandan, siyasi iktidara reformun dayandığı yanılgıları anımsatmış, öbür yandan da, tarihe altın harflerle yazılacak bir not düşmüştür. Haklı bir veto... Yoksullukta eşitlik sağlayan bir yasa: Emeklilik, belli bir yaşa geldiği için çalışma yaşamından çekilen ve ücret gelirinden yoksun kalan bireye, günün ekonomik koşullarında aylık bağlanarak, kimseye muhtaç olmadan, onurlu bir yaşam sürme temel amacına yöneliktir. Bu nedenle, sosyal güvenlik hakkının somut bir ifadesi olan emeklilik, Anayasa'nın 17. maddesinde, "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir..." biçiminde ifadesini bulan 'yaşama hakkı' ile doğrudan bağlantılıdır. Sosyal güvenlik, bireyin bu güvenceyi tek başına sağlayamayacağından hareketle, yüzyılların süzgecinden geçilerek oluşturulmuş ve Anayasa'nın 60. maddesine, bu hakkın temel bir hak olduğu biçiminde yansımıştır. Veto gerekçesinde isabetle vurgulandığı gibi, 5489 sayılı yasa, Anayasa'nın bireye tanıdığı hakkı büyük ölçüde kısıtlamakta ve giderek ortadan kaldırmaktadır. Yasanın 28. maddesinde, 01.01.2007'den sonra sigortalı olarak ilk kez çalışmaya başlayanlardan kadın için 58, erkek için 60 yaşını doldurmuş olma ve en az 9 bin gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olma koşulu aranmış ve yaş koşulunun, 2036 yılından başlayarak kademeli olarak 65'e yükseltilmesi öngörülmüştür. Bu düzenlemenin gelecek kuşakların emeklilik hakkını olanaksız kılacağı yönündeki saptama haklı bir saptamadır... Bir ülkedeki emeklilik yaşı belirlenirken ortalama yaşam süresi de dikkate alınır. Aktüeryal dengelerinin korunması, bu iki veri arasında çok duyarlı bağlantının kurulmasına bağlı. Oysa, yasa bu dengeyi, emeklilik hakkının ortadan kaldırılması yönünde belirlemiştir. Emeklilik aylığı bağlama koşulu olarak, 9 bin gün (25 yıl) prim ödeme, özellikle iş sözleşmesine dayanarak çalışan ve halen 506 sayılı yasanın kapsamında olan işçiler için, olumsuz ekonomik koşullar (kayıt dışı, esnek çalışma, uzun süreli işsizlik) dikkate alındığında, emeklilik hakkını olanaksız kılmakta ve ülke gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Emekli Sandığı Yasal düzenleme, TC Emekli Sandığı iştirakçileri olan devlet memurları için de büyük kayıplar getirmektedir. Devlet memurlarının emekli aylıklarının halen çok yüksek olduğu, bunun işçi ve Bağ-Kur emeklileriyle eşit konuma getirme, reformun başlıca amacıdır. Böylece, 'yoksullukta eşitlik de sağlanmış olacaktır. Bir yandan, memurların keseneklerine esas olan kazançlar artırılmakta, öbür yandan, emekli aylığı bağlama oranı düşürülmektedir. Aylık bağlama oranının düşürülmesi (toplam prim ödeme gün sayısının her 360 günü için 2015 yılı sonuna kadar % 2.5, 2016 yılından başlayarak % 2) ve bunun % 90 ile sınırlandırılmış olması (halen TC Emekli Sandığı iştirakçileri için üst sınır %100'dür), iddia edildiğinin aksine, doğal olarak emeklilik aylıklarının miktarında da düşüşe yol açacaktır. Emeklilik aylığının hesaplanmasında, ortalama kazanç da önem taşır. Yasanın öngördüğü sistem, özellikle T.C Emekli Sandığı iştirakçileri bakımından çok ciddi hak kayıplarına yol açacaktır. Söz konusu iştirakçilerinin emekli aylıkları, mevcut sistemde, iştirakçinin bulunduğu en son görevinin aylığı ve yapılan ödemelerin brüt tutarları dikkate alınarak hesaplanmaktadır. Yasa ise prime esas kazançları, güncelleme katsayısı ile güncelleyerek bulunan kazançlar toplamının, itibari hizmet süresiyle fiili hizmet süresi zammı dışında, toplam prim ödeme gün sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanan ortalama günlük kazancın 30 katı olarak belirlemiştir. Bu yöntem, esasen halen 506 sayılı yasa kapsamında bulunan işçilerin emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılmaktadır. Yasanın yöntemi, Emekli Sandığı iştirakçilerinin yaşlılık aylıklarının bugüne göre azalması sonucunu doğurur. Böylece, bugün yoksulluk sınırının altında olan işçilerin emekli aylıklarıyla kamu görevlilerin emekli aylıkları yoksulluk sınırında eşitlenmektedir! Reformun gerekçesinde ise, yoksulluğa çözüm getirileceğini iddia ediliyor. Sadece emekli aylıklarıyla sınırlı bu değerlendirme, reformun gerekçeleriyle, düzenlemenin çelişkilerini gözler önüne sermektedir... Düzenlemeyle devlet memurlarının emeklilik ikramiyeleri de tehlikeye sokulmaktadır. Mevcut sistemde emeklilik ikramiyesi, Emekli Sandığı'ndan ödenmekte ve ödenen tutar, görevlinin son çalıştığı kurumdan geri alınmaktadır. Yasanın geçici 4. maddesi ile emekli ikramiyelerinin bir yıl daha Sosyal Güvenlik Kurumu'nca ödenmesi, sonrasında ise ödemenin son çalışılan kurumca yapılması öngörülmektedir. Kamu kurumlarının bütçe sorunları dikkate alındığında, kamu görevlilerinin emekli ikramiyelerini almada güçlükle karşılacakları duraksama dışıdır. Bu hususlar, sayın Cumhurbaşkanı'nın veto gerekçelerinin haklılığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Veto gerekçesi: Tarihe altın harflerle düşülen bir not: Reform, iddia edildiğinin aksine, sosyal güvenlik haklarında, mevcut durumla karşılaştırıldığında, çok daha geri bir adımı atmakla kalmamakta, bu hakkın dayandığı temel ilkeleri de tümüyle inkar ederek, serbest piyasa koşullarına, neoliberal dogmaların toplumsal çöküntü yaratan ideolojisine terk etmektedir... Gerçekten reform, toplumun geleceğini güvenceye kavuşturmaktan çok, 'karadelik'olarak algılanan sosyal güvenlik kurumlarının bütçe açıklarını kapatarak, IMF kredi borçlarının ödenmesini güvenceye kavuşturma temel amacına yöneliktir. Temel amaç bu olunca, sosyal güvenliğin somut yansıması olan sosyal devlet de, bütün kurum ve işlevleriyle serbest piyasanın ve uluslararası finans kuruluşlarının etki çemberine sokulmaktadır. Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar, mali değerleri, sosyal değerlerden üstün kılarak, ulusal sosyal düzenlemeleri ve sosyal güvenlik sistemlerini tümüyle tasfiye etmek istemektedirler. Son düzenleme de, bu politikaların yaşama geçirilmesinin somut bir aracı olmaktadır. Gerçekten, bu düzenleme, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri arasındaki 'sosyal devlet' kavramının özünü boşaltmakta, kamu hizmeti ve insan hakkı niteliğindeki sosyal güvenlik hakkını piyasa koşullarına terk etmektedir. Oysa, veto gerekçesinde isabetli olarak vurgulandığı gibi, "Sosyal devlette sosyal güvenlik sistemi, sadece aktüeryal hesaba dayanan bir düzenek olarak oluşturulamaz. Sosyal güvenliği salt aktüeryal denge olgusu düşüncesiyle oluşturmak, 'sosyal devlet' ilkesini savsaklamak anlamına gelir ki, bunu, Anayasa'nın 2. maddesiyle bağdaştırmak olanaksız. Devletin 'sosyal niteliği', aktüeryal dengeyle sosyal devlet ilkesi arasında uyum sağlanmasını; sosyal güvenlik sisteminden kaynaklanan açıkların, başka bir deyişle sosyal güvenlik yükünün gerektiğinde devletçe karşılanmasını zorunlu kılar." Doğrulanmış evrensel kurallar Reform, dayandığı gerekçelerle, sosyal devlet ve sosyal güvenliğin doğrulanmış bu evrensel ilkelerini bir kenara iterek, sosyal güvenlik kurumlarının açıklarının azaltılması durumunda, ekonomik dengelerin korunması için faiz dışı fazla oranının daha makul seviyelere inmesinin olanaklı olacağı, emeklilik sistemine ilişkin açıkların 2007 yılına kadar azalan bir seyir izler hale getirilmesinin ve bu açıkların uzun dönemde GSMH'nin yüzde 1'i seviyesine düşürülmesini amaçlaktadır. Bu amaç dahi, Ülkemizin tam üye olmak istediği Avrupa Birliği ülkelerinde sosyal güvenlik harcamalarına ulusal bütçeden ayrılan payın ortalama yüzde 30 düzeyine ulaştığı dikkate alındığında, Avrupa Sosyal Modeli ve sosyal devlet ilkesinden ne denli uzaklaşıldığını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı'nın, sosyal devlet ve sosyal güvenlik hakkının temel ilkeleriyle uyum gösteren ve tarihe altın harflerle düşülen bir not olarak nitelendirdiğimiz gerekçelerine katılarak, "Sosyal devletin görevleri arasında yer alan insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyinin sağlanması, gereksinim duyan insanlara devletçe yardım yapılarak, onlara insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyinin sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleşmesine elverişli ortam yaratılması gerekmektedir..." Reform kapsamında hazırlanmış olan Yasanın, mevcut sorunları çözmede başarılı olamayacağı, üstelik 'sosyal adalet' ve 'sosyal devlet' ilkelerini ortadan kaldıracağı gerçeği, sadece işçiler ve memurlar değil, tüm ulus tarafından kabul edilmeli ve sayın Cumhurbaşkanı'nın veto gerekçelerine sahip çıkılmalıdır!.. |
||